Home » Yazarlar » Ayten Çalış YAĞMUR » Târık Yıldızı; “Celcelutiye”

Târık Yıldızı; “Celcelutiye”

Târık Yıldızı; "Celcelutiye"

Celcelûtiye’nin Simyâsı…


TÂRIK YILDIZI,

Furkan Kapısı’nın Altın Kolu,

Simyâ İlmi’nin Elmas Anahtarı CELCELÛTİYE”yi Açıyor!

“Hakîkat Takvimi”nde mevsimlerden “Nevbahar”dayız. Yepyeni, bitimsiz bir bahar; “Kur’ân’ın Bahârı”. Yatak odalarında başucu süsü misâli dekoratif amaçlı kullanılan Kur’ân-ı Şerîf’in anlayış sahasına indiği seçkin bir fasıl!

Ruh kulağında “İkrâ! İkrâ! İkrâ!” diye ünleyerek, sana “okuma”yı söktürmek, sendeki “İkrâ Kuvvesi”sini aktive ederek varlığını “o zaman ve mekân ötesi fetihler”e açmak için kapına dayanmış çok asâletli bir dönem!

O derûnî bilinç skalasında seni oldukça düşük frekanslardan, “âlâyı iliyyîne çalan çok yüksek frekanslar”a taşıyabilmek adına,“kristâl çekicini bambaşka mecrâlarda aynı dâvâ uğruna sallayan türlü türlü isimler, farklı farklı sûretler” üzerinden durmaksızın idrâkını tetikleyip, bir “katalizör” etkisiyle tekâmül yolculuğunu hızlandıracak bambaşka bir iklîm…

Eğer imgelerde, sembollerde ya da “âhir zaman”, “foton kuşağı”, “beyin yılı”, “altın çağ”, “2012” gibi kelimelerde takılıp kalan bir putperest değilsen; daha özlücesi, bâzı somut işâretlerin bâtınî vizyonlarına açılabilmek gibi bir murâdın o engellenemez tohumu, o fıtrî itkisi içine düşmüşse, bil ki sen de çok yakında, sığlarda oyalanmaktan bir türlü bıkıp usanmamış “o kuyucular” tayfasının kasvetli ortamından âzâde olup, derinlerde mayalanmanın o asil derdine düşmüş  “okuyucular” zümresine ismini yazdırarak meyveye dönenlerden olacaksın! Ama yazdırdığın bu isim, isimsizliğin olacak elbet.

Derûnunda, daha önce adını hiç duymadığın “Râ” notasından ince ince çalıp, seni “tevhîdî okuma”ya rezone eden o muhteşem “Hû” ismini yazacaksın artık her yere! Kabuk kazıldıkça açığa çıkan o asıl ismini…

Yunan tragedyasında “maskenin ardındaki ses” anlamına gelen “persona” çözülmeye başlayıp da kişiliğin (personality) bir dağıldı mı, “O” tutacak artık senin öz ellerinden! “Ferdîyyet Makâmı”nın başdöndüren kokusunu alıp, aşktan sebep bir cehd ile düşeceksin yollara.

Sonra, içindeki o ilkel otoriteye bağlı şartlı zihnin “Bak Yunan munan dedi! İşimize bakalım biz!” diye seni sola çektikçe “İlim Çin’de dahî olsa gidip alınız!” şifresi dolduracak kulaklarını; yeniden sağa yöneleceksin, her dâim “Sirât-i Müstekıym”den kaynak alan bitimsiz bir dikkat ile. O en içsel, en hakîkî yönüne…

Ve işte kendi sınırlı veri tabanından değil de bütünden baktığın o zaman anlayacaksın ki; meğerse âhir zaman, âhir zaman denilen, senin kendi Hira’na çekilip aslına rücû edeceğin, Hz. Meryem idrâkından Hz. İsâ’nı doğuracağın ve “Mesîh” ile “Mehdî” bilincine ciddî bir kuantum sıçrayış yaşayarak dâhil olacağın o kozmik mîrâcın bir öncü sinyali imiş…

Geçtiğimiz yıl“SİMYÂ; Kur’an’da Şifâ Sırları” adını alan girizgâh kitabı avuçlarıma düştüğünde, bu kozmik mîrâcın en somut nişânelerinden biri olarak çocukça heyecanlandırdı varlığımı! Merkezden kaynak alan, duru, diri, çok gerçek bir coşkuyla “hamd etme şuuru”mu tetikleyiverdi birden…

Öyle konsantre, öyle 12’den, öyle tam bir söylemdi ki! Neredeyse hakîkate dâir sırların bir çip hâline getirilip tâlibine tesirli bir ilaç niyetine yutturulacağı ya da zipli bir dosya gibi “bir anda” önüne koyuluvereceği çok “iç”ten bir uzanıştı…

Hele ki bu çalışmanın “Celcelûtiye” gibi çok yüksek frekanslı, vazîfeli, sırlı, sarsıcı bir kelâmın giriş kısmı olduğunu öğrendiğimde daha da dikkat kesildim ve devâmında göreceğim manzaranın tasavvuru bile şevkimi artırmaya yetti. Ve bu yıl da O geldi; “Celcelûtiye; Sûfîlerin Saklı Hazînesi”. Metnin son kapak sayfasına iliştirilmiş, mânevî ağırlığı fevkalâde yüksek o tek bir cd bile, “kanal”a girmek için yeterli…

Celcelûtiye üzerine hazırlanan çağdaş bir “okuma” zincirinin ilk halkası denilebilecek “Sûfîlerin Saklı Hazînesi”ne bir giriş niteliği taşıyan“Simyâ”, içinde taşıdıklarına göre oldukça amatör kaçan bir tasarım ve baskıyla çıkmıştı belki ama; bu hâl, kapağını aralayıp da ilk başlangıcı yapan şuurun o helezonik yükselişine aslâ engel değildi…

Popüler ifâdeyle “Matrix”ten, hakîkî tanımla ise “Şirk”ten, “ayırımlar ilizyonu”, “düalite-ikirciklilik”, “kategorizasyon”, “kıyas” ve “bölüp parçalama”ya dayalı o “habis hâne”den çıkışın, Gurdjieff’in metaforik ifâdesiyle “hapishâneden kaçış”ın bütüncül koordinatlarını tak tak tak koyuveriyordu masaya!

Alatlı’nın “Kâbus” ve “Rüyâ”sında geçen “Kutsal Koordinatlar” bunlardı sanki! Ve yine onun deyimiyle bitmek bilmeyen o derin “paçozluk”, mutlak mânâda ancak bu kutsal koordinatlarla dinebilecekti aslında…

İşte metinden ruh dimâğıma yansıyan bir iki formül, birkaç açılım…

  • Dingin Zihin + Tanık Konumu = ŞİFÂ = FITRAT’a Dönüş = SELÂM

Bu da, metinde “Kozmik Ağ” olarak geçen İSLÂM’ın hakîkatine tekâbül ediyor.

Yâni,“Zihinsizlik dünyâsında kalabilirsen; yapanın sen olmadığının, yapılanın senin üzerinden yapıldığının farkına varırsın.”

“Asıl zekâ, yâni Zekiyy esmâsı ancak “tanık konumu”nda açığa çıkar.”

Bilgisayarın donanım (beden) kısmı diyebileceğimiz âlem’in, bir işletim sistemi (ruh) olan yazılım kısmı da İslâm olsun. Sünnetullâh da bu dev işletim sistemindeki en temel program! Ve aynı benzetme, “makro beyin olan âlemin mikroçipi olan insan beyni” için de geçerli şüphesiz.

Yâni İslâm adı verilen temel işletim sistemi, her türlü mikro yapının olduğu gibi “her an dalga çözücü işlevi gören beyin”in de, “her an tekallüb etmede olan kalb”in de doğası ve sen Fâtır’ın (Programlayıcı) oluşturduğu temel çizgiyi(fıtrat) aştığın an cennetten kovulup, “zihin hapishânesi”nin bitmek bilmez gürültüsünde savrulmaya, “bir sıkıntı çukuruna dönmüş sadır”da can çekişmeye devâm ederek cehennemi dolduruyorsun…

  • Holistik–Helezonik Bakış = Çoklu-Eşzamanlı-Sarmal Görü = “TEVHÎDÎ OKUMA”

Bu da yine Alatlı’nın, bilimsel devrimlere paralel sıkça altını çizdiği “Saçaklı Mantık”a denk düşer. Kuantum modasının dayanak noktası da bu “tevhîdî okuma melekesi”dir esâsen…

  • Sübhânallâh’la sebep-sonuç zincirini kırma + Elhamdülillâh’la düşünceyi (zan) aşm
  •      = ALLÂHU EKBER (Tekbir – Teklik Şuuru)
  • İçe Dönüş + “Temel Hastalık Olan Uyku”dan Çıkış = TEVBE
  • Ruh – Beden Rezonansı = “Sağlıklı Değerlendirme Döngüsü” = HAMD
  • Kaos’tan (Tezkiye Edilmemiş Nefis) Özgürlük = Kozmolojik Bilinç (Bütüncül Nefes)

Ve tabî ciddî bir vâroluşsal formatlamada ismi anılmadan geçilmesi zor olan Nietzsche’nin özgürlük görüşündeki muhteşem zinciri (Deve = Sürü İnsanı, Aslan = Nihilist, Çocuk = Özgür İnsan) İslâm hakîkatine uygun bir terminolojiye oturtan o çok önemli açılar…

  • “Orta Yolcu Sürü İnsanı” Olan Deve Bilinci = Câhiliyye
  • “Câhiliyye’yi Yaşayan Toplum”a ve “Kendindeki Şirk Hâli”ne “Lâ İlâhe!” diyen Bilinçli İsyankâr = Aslan İdrâkı  (Ayrışma – Yabancılaşma Süreci)
  • Aslan’ın Doğum Sancılarıyla Ruh Çocuğunu Doğurup “İllâ Allâh!” diyen Muhammedî Bilinç = Çocuk

Hz. Muhammed’in (a.s.m.) şahsında kozmik bilincin Hira’ya çıkış ve Hira’dan dönüş hikâyesidir aslında bu. Zerdüşt’ün dağa çıkışı; O’nun, Hira’nın yoluna düşüşüdür esâsen…

Ve ismiyle Paulo Coelho’nun “Simyâcı”sını ister istemez hatırlatan, aslında bir “transformatör” işlevi görerek “Şifâcı, seni üst bilince uyumlayandır.” şeklindeki kendi öz mesajını, “okuyanı sistemle entegre ederek” uygulamalı bir biçimde aktaran bu “âyet metin”den bâzı hoş tümceler…

“Mürşit; putlarını (sahte benlerini) sana kırdırandır!”

“Mürşit; sendeki Cebrâil’i uyandırandır!”

“Mürşit; hem şifâcıdır, hem simyâcı…”

“Hayâta zihinsel anlamlar yükleme!

Kendini zihnin hapishânesine sokma!

İzin ver, ‘Hayy’at sana anlam katsın.

O saf, fakat sen şu an hastasın…”

Ah! İşte asıl mesele! Hasta olduğunun farkında olmadığı gibi, sistem birileri üzerinden ona ayna tuttuğunda bile aslâ kendi üzerine alınmayan o çakma bilinç! Hep bir örnek reçeteler, zehirlemeye fevkalâde müsâit hazır mamalar, üçyüz beşyüz Dolar’a temin edilen tekniklerle bir çırpıda başka bir insan olabileceğinin hayâlini kuran güçlü merkez, hattâ kurdurtan o sahte patron!

İşte tam da bu noktada, Simyâ’yı kaleme alan ufuk,“Kişisel gelişim yalanının iç bayıltan kısır döngüsünde inceden inceye enâniyetini palazlandırıp, kendini değiştirme hayâli içinde debelenip durmaktan vazgeç ve ‘asıl kimyân olan Celcelûtiye’deki simyâ gücünü ‘okuyarak’ zâten sende olanın dönüşmesine müsâde et artık!” diyor!

Diyor da, biz Kur’ân’ı da “okuduk!”, bir şey olmadı zâten! Öyle değil mi? İşte tam da bu hazırcı mantıkla “Aman canım yanmasın! Cinnetten geçmeden, Zilzal’i yaşamadan sağdan sağdan kayıp gideyim; fakat cennet de benim olsun!” diyene, denilecek söz yok artık!

Zîrâ “Simyâ” ona, “Bak! Tek günah var, o da uykuda olman! İlmi (süt) esas almazsan duygusallık (mama) hapsine düşersin! Aşağı bilince âit olan duygulara yaklaşma, zînâ yapmış olursun! Ve bu, hastalığının sebebi olan o kısır acıya mahkûm eder seni!” dese ne olacak!

Ya da zamânın bir başka uyarıcısı Üstad Ahmed Hulûsi“Sünnetullah’ta duygusallığa yer yoktur! Ve dikkat et, sâhip olduğun herşeyin esîrisin! Özgürlük, hiçbir şeye sâhip çıkmamaktadır!” diye çığlık atıp, “En başta, kendini duyguların sanma! Onları sâhiplenme! Düş o gölge varlığın yakasından! Zîrâ sen duyguların ve düşüncelerin değilsin!” şifresini avuçlara koysa ne değişecek! Sosyal paylaşım linklerinde sağa sola reklam edilen janjanlı birer söz olup, daha enter tuşuna basılır basılmaz tâzeliğini yitiriverecek hepsi.

Velhâsılı; kendini, kendi sınırlı “data”sıyla damgalamaya mahkûm etmiş kardeşim! Misâl, o fıtraten eşsiz zâtını mutlakâ bir “muhafazakâr” olarak etiketlemek istiyorsan, muhafaza edeceğin şeyin “hakîkatin âlî hatırı” olacağını bil ve onu hiçbir hatıra fedâ etmeden adam gibi hakkını ver!

Ya da mutlakâ bir “devrimci” olarak yaşaman gerekiyorsa, o yegâne devrimi yap kendinde ve içindeki ilkel otoritenin sana azap veren kirli sultasından kurtul artık! Ve gerçek bir muhafazakâr ya da devrimci olduktan sonra da, kendini herhangi bir etiketle damgalama sığlığından kurtulduğun için hamd et yaşadıklarına, sana onu yaşatan idrâka…

Yani simyânın içine kendi öz ayaklarınla gir, keşfet kendi kabuk değişimini! Ve daha önemlisi, bu kutsal kabuk değişimine ayak direyen o necis katılıktan sıyrıl! Dans edebil vâroluşla! Kollarını bağlayıp “Bana ne! Bana ne!” diyen o ahmak çocuk olmaktan istifâ et ve Hayy’ata katıl artık!

Günün birinde alnının akıyla “Ne tuhaf! Kendimi tek bir ‘ben’ zannederken, içimde binbir kılıkta sahte benlerin cirit attığına hiç uyanamamışım!” diyebileceğin o önemli günden korkma! Üzerine yürü! Hele bir de zihnin rahatsız olmaya başlamışsa hiç durma! Zîrâ gerçek mücâdeleye adım atmışsın demektir!

Aç, oku Celcelûtiye’nin 85. Bab’dan 90. Bab’a kadar olan o açık dâvetini! “Korkma, yürü üzerine o gölge varlığın! Yüzleşmekten sakın kaçma, kazanacaksın! Bunu sana ben vaad ediyorum!” diyerek bütün gücüyle tutacak ellerinden!

Ve onu okuyunca, “En çok yaralananlar, cepheden kaçanlardır.” diyen bir başka üstâdın, tüm yaşamıyla Celcelûtiye’nin bir nevî şahs-ı mânevîsi olmuş bir başka dâvâ adamının soluğunu duyacaksın ensende…

Bekleme sakın! Ene’yi yırtıp Hüve’yi açığa çıkaracak olan o köklü dönüşüme sal bütün varlığını! Bırak sen değil, altındaki gemi taşısın anlamsız yüklerini ve “senin değil, necis zihninin canını yakan o sanal acı” Azrâilin olmasın aslâ!

Ve şunu da unutma ki; hemen moralini bozuveren o meşhur “Murphy Kânunları”, sen kendini zihin zannedip korkuyla ona yapıştığın için var. “Secret” rüzgârının asıl sırrını ise, sen daha hiç tatmadın.

Dipsiz gürültünün çaptan düşürdüğü, orijinal ayarlarını bozduğu o kirli zihinde olmak, şâkülü kaymış o çakma beni kendin zannetmek, kapsama alanı dışında olmaktır. Hakîkat her tâze an seni arıyor ama ulaşılmamak için türlü akrobatik hareketlerle saçmalamaktasın! Müsaade et sana dokunsun, o kutsî şefkat eliyle saçlarını okşasın artık…

Bak, “Mâneviyat çok köklü bir kabuk değişimi sürecine girdi. Enfüste âriflerin yaşadığı, âfakta bilime yansıyor. Yeni dönem bu!” diyen “Simyâ”, sana “Nevbahâr”ı işâret ediyor!

Kömürü elmasa çevirecek o tek “bir” karbonluk farkı balrengi gözlerinden üçüncü g-özüne akıtan bu rahmânî kuşatmaya teslîm olmayacak; Hakk’kı bâtıldan ancak “okuyarak”, Kur’ân’ın rûhunu yaşayarak ayırabileceğin gerçeğine uyanmayacak mısın hâlâ?

“Ferdîyyet Makâmı”nın göz kamaştırıcı ihtişâmını sembolize eden en seçkin, en parlak yıldızlardan bir yıldız olan Şâh-ı Geylânî’nin“Mücâhededen yoksun olan için müşâhedeye yol yoktur!” îkâzına kulak vermeyecek misin inatla?

O hiç dolmayacak olan süre nihâyete erdiğinde ya da belirli bir zikir kotasına eriştiğinde gök boyutundan gelip sana yüklenilecek bir esmâ terkibi olmadığına; bilâkis bugün, şu an, şimdi sende olanların ters çalıştığına aymayacak mısın?

Varlığındaki “Er-Rahmân” esmâsının sana o hakîkî merhameti yaşatması gâyet fıtrî ve olanaklıyken, “sahte benliğindeki ‘hümanist tanrı’ya hizmet eden o plastik merhamet”in bir “değer” değil bir “zehir” olarak seni kemirip durduğunu ya da mevcut potansiyelinde saklı bir inci gibi duran “El-Musavvir” esmâsının uyanışa dâir adımlar yerine, “zihin hapishânesinin kaotik gürültüsünü besleyen kirli tasavvurlar”la sana en büyük engeli teşkîl ettiğini idrâk etmeyecek misin?

Seni uçurumdan uçuruma sürükleyen o şeytânî zekânın “Ez-Zekiyy” esmâsıyla uzaktan yakından bir ilgisi olmadığına ve hattâ seni telâfisi olmayacak bir zararın tehlikeli doruklarında gezdirdiğine îmân etmeyecek misin?

“Sen Tanrı mısın?”diyen o temel suâle verdiğin otomatik ve kaypak yanıtlarla hiçbir deliğe saklanamayacağını hâlâ anlamayacak mısın gerçekten?

O mekanik ve çıkarcı zihninle değil Celcelûtiye’nin, Kur’ân’ın bütün âyetleri üzerinden akıp gitsen yine beklediğine ulaşamayacağını görmemek için mezarlıkta ıslık çalmaya devam mı edeceksin?

“Simyâ”,“Ârifi mat edemezsin; çünkü onun tüm hamleleri senin zihin yapını aşan bilinçliliktedir. O jokeri bilir, her elde açar. Yâni her işi hikmetlidir ve Allâh onu yalancı çıkarmaz!” diyor. Şimdi sen, durup bir kendine bakmaksızın, kör bir inatla onu mat etmek için bu traji-komik kör dövüşüne devam mı edeceksin; yoksa “mârifet ehli o ârif bilince mat olmak” için kendi kelleni kendi ellerinle sunabilecek misin?

“Sünnetullâh’ta yayın gâyet düzgün ancak benim alıcıda ciddî ârıza var!” deyip adam gibi bir temizliğe mi soyunacaksın; yoksa “Sağdan ufak ufak kayıp gitmeye devam!” mı diyeceksin?

Eğer bu sefer gerçekten anladıysan; o vakit enfüste ve âfakta dört aç gözlerini! Her an arı bir dikkatle nöbette ol ki, yeni cehdin de sahte çıkmasın yine! Kelleni vermeye dürüstlükle hazırsan, varlığındaki “okutucular” aktive olacak, melekî kuvvelerin seni hızla irşâd edecek demektir! Yeter ki kendindekine inan, hakîkî bir cehd ile “Ey îmân edenler, îmân ediniz!” sırrına kadem bas!

Zîrâ Celcelûtiye’nin simyâsı senin kimyân!Dönüşen de dönüştüren de sende! Aslında sen O’ndasın da, daha oralara çok var! Sen yeter ki tek bir adım atıver şu haşmetli kapıdan! Hemen, şimdi! Gir ve seyret ‘olan’ı biteni…

Ve çokça dikkat et bu yeni döneme! “Hakk’kı bâtıldan ayıran Furkan idrâkının o keskin kılıcı Târık” perdeleri aralıyor! Zîrâ Kur’ân’ın biricik gözdesi Târık Yıldızı, kristalize olmuş şuurlarla bedenlenip bedenlenip türlü türlü kılıklarda soframıza geliyor ve onun kılıcıyla kesiliyor nûrânîye gölge eden zulmânî! Onunla kellesi alınıyor, sürekli vesvese üreten o karanlık fısıltının…

Hattâ dünyâ gezegeninin boynunda her dâim göze batan bir mücevher olmuş “Türk”ün bâtınî gerçeği, “Anadolu rûhunun beyni İstanbul’un hakîkat planındaki vazîfe ve konumu” da Târık’ın sırlı libaslarından bir libas ya; “oku”yana!

Misâl, bugünlerde Anadolu’yu “Işığın Sesi” parolasıyla dolaşıp, uzun süredir tohumlarını tüm dünyâ gezegenine serptikleri en kalbî, en şifâlı o tevhîdî ezgileri bu sırlı coğrafyanın yüksek rûhuna “merhamet” adlı iksirle nakşeden, ecdâdın övüncü Oruç Güvenç Hoca ve Almanya’dan Avusturya’ya, İsviçre’den İspanya’ya, Uruguay’dan Moğolistan’a kadar farklı farklı kültürlerden oluşan kırkı aşkın derviş gönlün gerçek bir aşkla kurduğu o rengârenk halka, Târık Yıldızı’nın o âlî misyonunu gâyet fıtrî omuzlarında taşıyan “Türk”ün bâtınî fotoğraflarından yalnızca biri…

Velhâsılı“Simyâ; Kur’an’da Şifâ Sırları” ve “Sûfîlerin Saklı Hazînesi; Celcelûtiye” kitaplarının bir nevî emânetçisi olan Târık Kubilay Aktaş’a bir “okur” teŞekkürü olan bu satırlar vesîlesiyle “Simyâ İlminin Elmas Anahtarı Celcelûtiye”nin engin bereket ve rahmetine samimâne tâlip olup, bundan böyle g-özümüzü dört açalım inşaallâh!

“B Sırrı”nın “bir”icik anahtarı o âlî “Ali Kanalı”nın, “İlim bir nokta idi, câhiller onu çoğalttı!” diyerek “şirk kâbusu”nu (matrix) tuzla buz eden “İlim Şehri’nin Kapısı Hz. Âlî İdrâkı”nın pek kıymetli giriş kodları neredeyse adrese teslim bir kolaylıkla bu denli açık edilmişken, ‘zâhir olan’ı âhire tehir edip uçağı kaçırmayalım!

Zamânın “Bedî”si Celcelûtiye,

kapıyı bu kadar gönülden çalmışken;

yine evde yok numarası yapıp

“Sırlı Hazîne”den olma-yalım…

http://blog.milliyet.com.tr/t-rik-yildizi—celcelutiye-/Blog/?BlogNo=415374

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>